Ali BİRADEROĞLU - SANAT

 

Arkadaşlar kültür kolay yoldan elde edilmiyor. Yunus Emre‟nin dediği gibi “zehirle pişmiş aş”ı yemek. San‟at konusunu biraz felsefi ve bilimsel perspektiften size nakletmeye çalışacağım. Belki bu konu daha cazip bir şekilde anlatılabilir ama ben bunu becerebilir miyim, bilemiyorum. Çok söylenilen,çok yazılan bir konu san‟at konusu. Konumuz san‟at olduğuna göre akla gelen ilk soru san‟at nedir? olmalıdır. Çünkü düşünüp kavramlarla hesap yapmak gerekiyor.nasıl ki biz cebirde birtakım rakamlarla hesap ya pıyorsak 2+2=4 gibi kavramlarla kelimelerle de düşünüyoruz,hesap yapıyoruz düşünürken. Eğer biz cebirdeki hesaplarda kullandığımız kavramların manalarını bilmezsek sonuç yanlış çıkar. Mesela ben 2 - 1=1 eder diyorum. Eğer burada bir kavramıyla eksi kavramı ü zerinde anlaşamazsak sonuçta da anlaşamayız. Ben 2 - 1=1 eder derken, biriniz de 3 eder dersiniz. Yani birimiz toplarken diğerimiz çıkarırız. Ama eğer 2‟nin ne demek olduğu ve birim olarak kabul ettiğimiz değer içinde kaç tane bulunduğunu kabul edersek hayli yle sonuç ta doğru çıkar. Yani artı ne demektir,eksi ne demektir, çarpı ne demektir bu kavramlar üzerinde anlaşmamız lazımdır. İşte cebir örneğinde olduğu gibi gündelik konuşmalarımızda veya felsefi tartışmalarımızda kavramların anlamlarını bilirsek doğru hükümler verme imkanı elde ederiz. Bu bakımdan san‟at nedir sorusuyla işe başlamak istiyorum. Burada nedir sorusu sorulunca bir felsefe problemi ortaya konmuş oluyor. Çünkü bilim olaylarının nasılını araştırır,felsefe ise olayların nedir,niçinlerini nedenl erini araştırır. Bir düşme olayının bilim adamı nasıl olduğunu araştırır. Taş yere nasıl düşüyor,sadece onu objektif olarak gözler, düşme yasalarını bulmaya çalışır. Filozof ise burada taş niçin düşüyor sorusunu sorar. Yerçekiminden dolayı. Bu sefer de ye rçekimi nedir, hareket nedir? sorularını sorar. Burada felsefe sorusunun bir özelliği daha ortaya çıkıyor ki - felsefe sorularına hiçbir zaman tüketici,doyurucu,tatmin edici cevap verilemez - her zaman felsefe soruları yeniden ele alınır ve yeniden cevaplandı rılır. Bilgi nedir sorusu M.Ö. 4. asırda ele alınmıştır ve halen çağımız modern filozofları tarafından da bilginin ne olduğu araştırılmaktadır.Demek ki felsefe soruları daha çıkışta çözümlenemezliğini birlikte getirmektedir. Bu bakımdan felsefe sorularına tatmin edici bir cevap aramamamız lazımdır. Burada bir bakıma kendi savunmamı da yapmış oluyorum. San‟at nedir? sorusuna tam tatmin edici cevap verebileceğimi sanmayın.

Sanat üzerine yazılan ilk eser M.Ö. 4. asırda Aristo tarafından kaleme alınmış olan “Poetika”dır. Bugün biz sanat üzerine Aristo‟nun söylediklerinden fazlasını bilmiyoruz. Mesela güzel nedir? sorusu ilk defa Platon tarafından soruluyor diyalogunda. Diyalog güzel güçtür! Şeklinde sona eriyor. Bugünde aynı fikir devam etmektedir. Yani güzelin ne olduğu sanat‟ın ne olduğu, çözümlenememiştir. Bu açıklamadan sonra bir örnek vermek isterim.18. asır ressamlarından William Turner ile Ruskin karşı karşıya konuşuyorlar. Turner bir resim yapmış, Ruskin de ressam. Ruskin, Turner‟in yaptığı resme bakarak hayran kendinden geçmiş resmin özelliklerini anlatıyor. Uzun uzadıya resim sanat değerlerinden bahsediyor.Turner kafasını kaldırıp biliyor musun Ruskin sanat çok tuhaf bir şeydir diyor. Yani sanat eserini meydana getiren kişi bile yaptığı eser kar şısında bir hayret ve hayranlık içindedir. Kendiside bilmiyor sanat eserini nasıl meydana getirdiğini. Demek ki sanat eseri meydana getirenin bile bilmediği esrarlı bir olgu içinde oluşuyor. Sanat eseri sanatkarın da tam olarak bilmediği, hesap vermediği, hakkında düşünce ileri sürmediği bir biçimde oluşmaktadır. Mademki sanatkar eserini henüz tam aydınlık olarak ortaya koyamıyor, dolayısıyla sanatın seyircisi olan bizler de herhalde tam olarak bilemeyeceğiz. Nitekim Prof. İsmail Tunalı‟nın Sanat Ontolojisi eserinde şöyle deniyor: “Sanatçı nasıl olduğu bilinmeyen esrarlı bir olgu içinde sanat eserini meydana getirir.” Yine Prof. Takiyettin Mengüşoğlu‟nun Felsefeye Giriş isimli eserinde “Burada sanatçının da tam manasıyla bilemediği,hakkında hesap veremediği unsurların bir rolü vardır ki asıl sanat eserini bilgiye ait bir eserden ayırt eden onu sanat eseri yapan da bu tam manasıyla bilinmeyen unsurlardır.” Bu konuda benim bildiğim Türkçe literatürde tek ciddi kitap olan N.F.Kısakürek‟in “Poetika” isimli eserin de şöyle deniyor: “Arı bal yapar, fakat balı izah edemez.” “Yere düşen elma da arz cazibesi kanunundan habersizdir.” Demek ki nasıl arı yaptığı balı izah edemiyor, onu açıklayamıyorsa, sanatkar da aynı arı gibi meydana getirdiği eseri bize açıklayamamakta dır. Ama burada sanatçı hakkında yanlış bir fikre saplanmamak lazımdır. Sanatçı sadece içgüdüleriyle,iç ilcalarıyla, havai ilcalarıyla birtakım eserler meydana getiren kişi demek değildir. Nitekim Necip Fazıl‟a göre “Sanatı üzerinde düşünmeyen şair, kuyru ğuna basılınca bağıran bir hayvana benzer.” Yani her şair, her sanatkar sanatı üzerinde düşünmek zorundadır ve sanatı üzerinde de düşünür. Fakat ne var ki sanatı üzerinde düşünürken tam çözümleyici ve tüketici bir cevap veremiyor. San‟at eserini bize söyl eyemiyor. Dolayısıyla sanat da böyle mistik(gizemli) bir biçimde oluşuyor.Sanatkarın da kendisi hakkında hesap veremediği bir biçimde meydana geliyor . Buraya kadar sanat eserinin tam olarak tanımlanamayacağını ve sanatkarların da bu konu üzerinde bir hesap veremediğini söyledik. Görülüyor ki problem gittikçe kompleksleşiyor. Biz sorulara cevap verelim derken yeni yeni sorular ortaya çıkıyor. Her ne kadar felsefe ile bilim birbirinden ayrı sorular soruyor ve ayrı sonuçlara varıyor ise de sanatta bize bir bil gi vermektedir.

Biz bilgiyi şu şekilde tanımlıyoruz: bilgi suje ile obje arasındaki ilişkidir. Yani herhangi bir – ben - insanla canlı şuurla dışındaki bir varlığın ilişkisidir. Veya insanın dış nesnelerle iç varlığı hakkında bilgi sahibi olmasıdır. Bu anl amda sanatta da bir bilgi vardır. Ama ne var ki bilimsel bilgide veya günlük hayatımızdaki gündelik hayat bilgisinde suje dediğimiz ben, alelade bir kişidir. Herkes bilgi sahibi olabilir, cahili münevveri. Halbuki sanattaki suje, özel bir “ben” dir. Bir s anatçı jenisine sahip, sanatçı kabiliyet ve yeteneğine sahip özel bir kişidir. Bu bakımdan sanat eserindeki bilgi değişik bir anlam ifade ediyor. Sanat jenisi, kabiliyeti olmayan bir insan için şiir veya bir heykel bir resim, bir müzik parçası, bir mimari eser bir anlam ifade etmez. Bu, ancak özel bir jeniye, özel bir kültüre sahip kişiler için bir mana taşımaktadır. Bu bakımdan bilimle sanatçı sujesi arasında bir fark olduğunu görüyoruz. Fakat yine bilimsel bilgiyle elde ettiğimiz bilgilerle sanat bilgisi arasında bazı faklar vardır. Mesela Schopenhauer - meşhur alman filozoflarından - sanatın bize verdiği bilgiyi şu şekilde belirtiyor: “Bir bilgi çeşidi vardır ki bu bilgi, bütün münasebetlerin dışında kalan dünyanın özünü, görünüşlerin temelini bir kelime i le ideyi kavrar. İşte sanat alanı budur, bu da jeninin eseridir”. Yine Irwin Edman adında bir Amerikalı yazar “ Sanat ve İnsan” isimli eserinde “Geniş anlamda sanatın bize verdiği eşyanın pratik faydası değil, ebedî özüdür.” diyor. Demek ki bilimsel bilgi olayların nasılını araştırırken objelerin ve nesnelerin dış yüzleri ve olayların dış yüzleri hakkında bilgi vermeye çalışırken sanat bize nesnelerin özü hakkında bilgi vermeye çalışıyor. Diğer bilimlerden ayrı bir korelasyon (münasebet) sayesinde bize nesn elerin asıl özü hakkında bilgi vermeye çalışır. Demek ki bu bilgiyi de özel bir suje için veriyor. Ancak özel bir kültüre sahip olan sujeler bu bilgiyi alabiliyor. Buradan sanat bilgisinin subjektif bir bilgi olduğunu görüyoruz. Kişinin şahsiyetine kişiliğ ine göre değişen bir bilgi olduğunu görüyoruz ve sanattaki bu mistik unsurlarda sanatın bize vermek istediği manayı tam olarak anlayamayacağımızı gösteriyor. Şöyle ki bu konuda Ahmet Haşim‟in bir sözü var “ Bir şiirde mana aramak güzel bir yaz gecesinde ö ten bülbülü sesi için öldürmeye benzer.” diyor. Dolayısıyla bir sanat eserini kırpıklayarak, mıncıklayarak,deşerek anlam aramamalıyız. Kendimizi sanat eserinin akışına bırakıp onunla duygudaş olmaya bakmalıyız. Sanat eseriyle bir nevi teknik bir tabirle „e infühling‟ meydana getirmeye çalışmalıyız. Ancak o zaman sanat eserini anlayabiliriz. Sanatkarın ne söylediğinden ziyade nasıl söylediğimi araştırmamız lazımdır. Yoksa kelimeleri, renkleri veya ses kompozisyonlarını ayrıştırarak, çözümleyerek sanat eserind eki anlamı ortaya çıkaramayız. Her ne kadar sanat, tam olarak tanımlanamaz tatmin edici bir tarifi verilemez ise de yine de sanat hakkında bazı tarif denemeleri vardır. Ben bunlardan bazılarını size aktarmak istiyorum. Bu konuda şimdiye kadar rastladığım e n güzel sanat tarifi Schopenhauer‟ un yaptığı tariftir. Şöyle diyor Schopenhauer: “ Sanat iradenin verdiği mutsuzluğu gideren metafizik öğe” yine burada bir kavram analizi yaparak sanat nedir? irade nedir? mutluluk nedir? mutsuzluk nedir? üzerinde durmak i stemiyorum. Fakat kısaca bu sözden anladığım manayı söylemek istersem Schopenhauer‟ a göre sanat; “Külli irade ile cüzi iradenin çatışmasından doğan mutsuzluğu gideren bir unsur oluyor.” Bu konuyu bu kadarla geçiyorum. Yine şöyle bir tanım var: “Sanat, ha yatı anlayan zekanın onu en ilgi çekici,en güzel şekillere sokması demektir.”bu konuda yine Necip Fazıl‟ın sanat anlayışı var: “Sanat mutlak hakikati arama işidir.” diyor. Demek ki üstada göre sanat Allah‟ı arama işidir. Müzikte sesle, şiirde edebiyatta ke limelerle, resimde renklerle veya mimaride taşlarla her sanatkar, bilerek veya bilmeyerek, şuurlu veya şuursuz Allah‟ı aramaya çalışmaktadır. Her sanatkarın gayesi bu sonsuz mutlak varlığı bulmaktır. Ve her sanatkar geçmeyen an, pörsümeyen yeni, solmayan r engi bulmak için çalışıyor. Çünkü insan bu göreve memur edilmiştir. Ama sanatkar bunu araştırırken farkında veya farkında değildir. Fakat her büyük sanatkar haliyle bunun farkındadır. Bunu da Fransız romancısı Marsel Prust‟un sanat anlayışını da söylemek gerekir. Prust‟a göre sanat: “Hayatın ve tabiatın doğrudan doğruya kopyasını yapmak, fotoğrafını almak değildir. Hayatın ve tabiatın içindeki esrarı meydana çıkarmak, onlarla kendi ruhumuz arasında bir takım gizli yollar açıp orada hakikatin asıl cevheri ni elde etmek yani kısaca hayatın ve tabiatın tefsirini yapmaktır.” Yine burada Tolstoy‟un sanat anlayışında dini ve ahlaki yan daha ağır basıyor. Nitekim her büyük sanatkar son döneminde sanatı bir gaye olarak görmüyor. Bir vasıta olarak görüyor. Halbuki sanata yeni başlayan kişiler için sanat bir gayedir. Sadece sanat için sanat yapılmaktadır. Her şey sanat içindir. Ama sanatkar büyüdükçe sanatı birtakım daha yüksek gayelere alet bilmektedir. Nitekim bu düşünceyi Necip Fazıl‟ın şu mısralarında görebiliriz :

“Anladım işi sanat Allah‟ı aramakmış, Buymuş oyun, gerisi hep çelik çomakmış.” veya

“Kaçır beni ahenk, al beni birlik Artık barınamam gölge varlıkta Ver cüceye onun olsun şairlik Şimdi gözüm büyük sanatkarlıkta...”

Demek ki sanatkar belirli bir noktaya geldikten sonra artık kelimelerin ahengi, mısraların oyunu, sanat kaygıları çok arka plana geçmektedir. Bunun yerine Allah‟ı aramak, sonsuz iradeyi aramak birinci plana geçiyor. S anatkar sanatını inkar ediyor. Nitekim Tolstoy‟a bu bakımdan acıyanlar olmuştur, sanatına yazık etti diye. Çünkü son eserlerine bakarsanız işlediği bütün konular soyut sanat gayretinden ziyade Hristiyanlık dininin ve ahlakının doğruluğunu ispat ve onları yaymak şeklinde bir yol takip ettiğini görürüz. İlkçağlardan beri insanlarda bir sanat duygusu vardır. Hatta bazı sanat tarihçilerine göre hiçbir zaman insanlardaki süslenme ihtiyacı yemek ihtiyacından sonra gelmemiştir. Yani insandaki sanat duygusu boğaz ve mide duygusundan daha sonra değildir. Veya sanat insanın biyolojik ihtiyaçlarıyla aynı anda ortaya çıkmıştır. İlkçağlardan beri her toplumun iptidai veya gelişmiş bir sanat anlayışı ve bir sanatı vardır. Acaba insanları bu sanat duygusuna iten nedir? İl k insandan bugüne kadar insan niçin sanattan bağımsız kalamıyor. Bu konuda Albert Camus‟un düşünceleri belki bize bir ışık tutabilir.

“Sanat dünyanın bitmemişliğine, eksikliğine bir baş kaldırmadır, diyor. Çünkü her sanatkar yeni bir dünya meydana get irmektedir. Sanatkar tarafından meydana getirilen bu dünya bitmemiş ve eksik olan, bizi tatmin etmeyen dünyanın dışındadır. İnsanlar belki de bu evrenden kaçmak için sanat alanına sığınmaktadırlar. Ve tesellilerini - Schopenhaur‟un dediği gibi - bu mutsuzluk larını ancak sanat sahasında gidermeye çalışmaktadırlar. Bu bakımdan da sanat hiçbir zaman sona ermemekte, devam etmektedir. Sanat hakkında bunları söyledikten sonra asıl bugün geçerli bir problem olan şu noktaya geliyoruz; Acaba sanat eseri için objektif bir ölçü var mıdır? Herkes için geçerli olan bir ölçü. Yoksa sanat sahası keyfiliğin hüküm sürdüğü bana, sana, ona göre değişen hükümlerin geçerli olduğu bir saha mıdır? Yani bir romana, bir müzik veya mimari esere güzeldir derken acaba bu konuda tartışab ilir miyiz? Bu konuda tartışmak için objektif yargılara sahip miyiz? Yoksa herkes kendi isteğine göre subjektif hükümler mi vermektedir? Bu noktada da üç ayrı anlayış olduğunu görüyoruz ki izmlerle ifade ediyoruz. Dogmatizm, Septisizm ve Relativizm diye. B irinci anlayış ilk çağda ve İskolastikte geçerli olan septisizm anlayışıdır. Bu anlayış şu cümleyi formülleştirir: “Renklerle zevkler üzerine tartışılamaz.” Bunun aslı latince bir tabirden geliyor. Bu ileri sürülen iddia acaba doğru mudur? Bu iddianın iler i sürdüğüne göre, Ben yağmurlu havayı severim. Siz karlı havayı. Ben fasulyeyi severim, siz lahanayı, ben gelinciği severim, siz gülü seversiniz. Dolayısıyla bu konular üzerinde tartışılamaz. Fakat eğer bu septisizm görüşü doğru olsa, sanat sahasında koyu bir keyfilik ve şüphecilik hüküm sürecektir. O zaman herkes istediği sanat eserinin büyüklüğünü kabul edecektir. Ve bu konuda tartışılamayacaktır. Halbuki sanat tarihine bakarsak bu görüş tarzının yanlış olduğu ortaya çıkar. Çünkü sanat tarihinde bazı eser lerin güzelliği üzerinde tartışmasız olarak anlaşıldığı görülüyor. Mesela M.Ö. yazılan bir Odessa‟nın değeri bugün tartışılmamaktadır. Bu bir sanat eseri olarak kabul edilmiştir. Veya 17. asırda yazılan Şekspir‟in bir Hamlet‟i veya Othello‟su tartışılmamak tadır. Ve o dönemden beri herkes bunu sanat eseri olarak kabul etmektedir. O zaman sanat eserinin keyfi olduğu görüşünün yanlış olduğu ortaya çıkar. Bir de bunun karşısında dogmatizm görüşü vardır. Bu da Kant tarafından ifade edilmiştir, 18. asırda. İskola stikten gelen bu zevklerle renkler tartışılamaz düşüncesine ilk defa Kant tarafından baş kaldırılmıştır. Kant‟ın düşüncelerini şu şekilde özetleyebiliriz: “renklerle zevkler üzerine tartışılabilir. Tartışmak için önce hoşla güzeli birbirinden ayırmak lazım dır. Hoş olan şey ayrı, güzel olan şey ayrıdır. Hoş olan şey sana, bana, ona göre değişen bir kavramdır. Şu bina sizin hoşunuza gider, benim hoşuma gitmez. Bir kumaş sizin hoşunuza gider, benim hoşuma gitmez. Hoşa gitme sübjektif bir özelliktir. Demek ki h oşla güzeli birbirinden ayırmak lazımdır. Sonra yine Kant‟a göre güzel ile faydalıyı birbirinden ayırmak lazımdır. Fayda ayrı şey güzel ayrı şeydir. Fayda ve hoşun subjektif olmasına ve insandan insana değişmesine rağmen güzellik insandan insana değişmeyen genel olan zorunlu olan bir yasadır. Nasıl ki “yere bırakılan cisimler düşer.” Yasası bütün cisimler için gerekliyse, belirli bir sanat eseri hakkında verilen güzellik yargısı da bütün insanlar için ortaktır. Kant‟a göre insanlar da ortak beğeni yargısı v ardır. Bu yargı bütün insanlar da ortaktır. Bu yüzden biz bir sanat eserine güzel derken karşımızdaki insanın da o sanat eserine güzel demesini bekleriz. Ama Kant herhangi bir obje hakkında hoşumuza gitti derken ille de karşımızdakinin hoşuna gitmesini bek leyemeyiz, diyor. O kişinin hoşuna gitmeyebilir. Ama demek ki güzellik bütün insanlar için genel geçer bir kavram oluyor. Yalnız dikkat edilirse septizm olsun dogmatizm olsun aşırı, ekstrem uçları temsil etmektedir. Biri koyu bir değer anarşisinin içine gi riyor ve sanat eserinin hiçbir genel geçer yasası olmadığını iddia ederken dogmatizm de mutlak genel geçer yasalar olduğunu iddia ediyor. Bu ekstrem iki uç anlayış arasında bir de relativizm anlayışı vardır. Buna göre estetik sahasında bir keyfilik hüküm sürmektedir. Bir kanunluk vardır şüphesiz. Estetik eserlerin de bir genel geçer yasası vardır. Ama bu Kant‟ın sandığı gibi zorunlu ve herkes için genel geçer olan bir yasa değildir. Çünkü insan toplumları değişik medeniyet ve kültürler meydana getirmişlerd ir. Kültürden insanın maddi ve manevi olarak oluşturduğu tüm değerleri anlarsak veya kültürü bir yaşama üslubu olarak tanımlarsak insanlar değişik medeniyet ve kültürler oluşturmuşlardır. İnsanların değişik değer yargıları ve yaşam tarzları vardır. Buna gö re de insanlar değişik anlayış içindedirler. Mesela bir mısır kültür ve medeniyeti vardır. Bu medeniyetler içinde bir sanat eseri meydana getirilmiştir. Öyleyse o sanat eserinin anlamını sadece o kültür ve medeniyet içinde yaşayan insanlar anlayabilir. Mes ela batı medeniyeti ve çevresi hakkında bilgisi olmayan bir insan için Mozart‟ın veya Bah‟ın eserleri gürültüden başka bir şey değildir. Çünkü bu sanatkar eserini Batı kültür çevresi içinde meydana getirmişlerdir. Bizim o eseri anlaya bilmemiz için ancak o kültürün ve medeniyeti tanımamız gerekir. Veya İslam kültür ve medeniyeti içinde meydana getirilmiş bir sanat eserini, bir mimari eseri, bir şiiri anlayabilmek için İslam kültür ve medeniyeti hakkında bilgi sahibi olmamız lazımdır. O medeniyetle bir eş duygu sağlamamız lazımdır. Ancak bu durumda anlayabiliriz. O zaman sanat eserleri üzerinde tartışılabilir. Sadece aynı medeniyet ve kültür çevresi içinde olan insanlar için geçerlidir, bu yargı. Ama ne var ki yalnız bu da kafi değildir. Çünkü her Avrupalı aynı sanat bilgisine sahip değildir. Değişik kişiler aynı medeniyet ve kültürün sanat ürünü hakkında değişik yargılar ortaya koymaktadırlar. Bunun sebebinin eğitim olduğunu görüyoruz. İnsanlar eğitim sayesinde sanat eserine karşı bir alaka duymaktadır. Ü çüncü olarak da bir insan sanat kültürü, sanat eğitimi geçirse dahi yine de sanat eseri hakkında tam bir objektif yargı ortaya koyamayacaktır. Bunun da sebebi sanat eseri aynı zamanda yaratılıştan gelen bir jeni veya kabiliyeti şart koşmaktadır. ancak doğu ştan gelen bir sanat özelliği sanat sujesinde bulunması gereken kabiliyetlere sahip olan insan sanat eserinden bir şeyler anlayacaktır. Sanat eseri ancak o insana bir şeyler verecektir. Demek ki bir sanat eseri hakkında yargı vermek hakkına sahip olabilmek için insanın o sanat eserinin meydana getirildiği kültür ve medeniyeti tanımış olması gerekiyor. İkinci olarak sanat hakkında bir eğitim geçirmesi gerekiyor. üçüncü olarak da bir sanatçı sujesine, bir sanatçı jenisine sahip olması, yani doğuştan gelen bi r sanat kabiliyetine sahip olması gerekiyor. Eğer bir insanda bu üç özellik olursa ancak bu tip insanlar sanat eseri üzerinde anlaşabilirler. Ve o insanların birinin güzel dediği esere diğerinin de güzel demesini bekleyebilirler. Demek ki sanat eserinde bi zim sandığımız gibi bir keyfilik, bir değer anarşisi yoktur. Ama yine burada bu saydığımız 3 unsur olsa dahi bunun dışında kalan başka bir unsurun daha olması gerekiyor. Bunu da ahlakla temasa getirerek anlatmak istiyorum. Ahlakta bir takım değer yargılar ı vardır. Ahlaksal değer yargıları. Biz ahlaksal değeri ikiye ayırıyoruz. Birine “vasıta kıymetleri” diyoruz, diğerine “yüksek kıymetler.” Vasıta kıymetleri dediğimiz menfaat, çıkar gibi aşağı duygularımız. Yüksek kıymetler ise iyilik, dürüstlük, sözünde d urma gibi değerlerdir. Nasıl ki ahlakta bu şekilde bir ayrım yapılıyorsa estetik sahada da yüksek duygular, aşağı duygular vardır. Yüksek duygulardan kastettiğimiz güzellik sanat eserinin objektif güzelliğidir. İşte ancak sanat eserindeki bu objektif güzel lik konusunda ve sanat değeri üzerinde anlaşan insanlar için sanat eseri objektif bir anlam ifade edecektir. Şimdiye kadar sanatın objektifliği hakkında söylenen bu sözler sanat felsefesine dayanan fikirlerdir. Bir de henüz çağımızda kurulmuş olan “sanat o ntolojisi” vardır. Sanat ontolojisi hakkında ilk eser 1930 yılında roman İngarden tarafından yazılmış daha sonra ikinci olarak aynı konuda Nikolay Hartmann tarafında 1933 de yazılan eseri görüyoruz. Sanat ontolojisi sanat eserindeki varlık tabakalarını ve sanat eserini sanat eseri yapan özellikleri araştırmaktadır. Burada bir örnek olarak R. İngardenin edebi sanat eserinin tabakaları üzerindeki düşüncelerini açıklayalım. İngardene göre sanat eserinde kelime tabakası, ses tabakası, nesne tabakası ve görme t abakası olmak üzere 4 tabaka vardır. Sanat eserini araştırırken de bu 4 tabakaya göre araştırmak lazımdır. Sanat eserinin değeri de bu şekilde ortaya çıkmaktadır. Yine bu konuda Nikolay Hartmann‟ın da değişik düşünceleri var fakat bunlar biraz ağır felsefi düşünceler. Daha kolay daha harcıalem bir ölçü bulmalıyız. Bir sanat eserini sanat eseri yapan özellik nedir? bunu filozofik düşüncelere ihtiyaç göstermeden nasıl anlayacağız? O zaman ortaya şöyle bir ölçü koyuyoruz: asıl büyük sanatçı insani olan, insanl arda ortak olanı ortaya koymaktadır. İşte eğer bir sanatçı tüm insanlar için ortak olan duyguları ortaya koyabilirse o zaman büyük sanatçı olmaktadır. Bu bakımdan da büyük sanat eseri kahramanlarının milliyeti yoktur. Dikkat edilirse mesela “Suç ve Ceza”da ki Raskolnkov bir Rus değildir. Problemleri bakımından bir insandır. Veya Şekspir‟in Hamleti İngiliz değildir. Bir insandır. Çünkü Şekspir veya Dostoyevski veya Sthendal, Tolstoy sadece içinde bulundukları milletlerin dert ve problemleriyle uğraşmamışlar , insanların genel problemleriyle uğraşmışlardır. Çünkü çağların, insanların değişmesine rağmen, çağ ve zaman dışında insanın değişmeyen özellikleri vardır. Mutlak hakikati arama duygusu, sevgi,elem, acı, irade problemi,kader problemi insanlığın değişmez p roblemleridir. Çağlar değişse de bu problemler değişmemektedir. Teknik ve medeniyet ne kadar ilerlerse ilerlesin, bu problemler olduğu gibi ortada durmaktadır. İşte büyük sanatkar insanlığın bu ebedi ve ezeli problemlerini kendisine konu almaktadır. Sanat eserini büyük yapan özellikte bu oluyor. Yine Hamlet‟te “bütün mesele olmak veya olmamak” derken bu bir İngiliz‟in problemi değil, bütün insanlığın problemidir. Eğer bir sanat eserini okurken ortaya konan problemler evrensel, tüm insanlığın problemleri ise o sanat eseri büyük eserdir. Bu kriteryumun ışığı altında bakarsak, bir köy romanının büyük roman olamayacağını görüyoruz. Çünkü köy romanı belirli bir milletin, belirli bir döneminde, belirli bir insan kesimini kendine konu olarak almaktadır. Dolayısıyla sizin köylünüzün problemi, bir İngiliz‟i, bir Fransız‟ı ilgilendirmez. Bu bakımdan bizdeki bazı romancıların şöhretlerini sahte olarak niteliyoruz. Her ne kadar kitaplarının Avrupa‟da tercüme edildiğini okuyor ve görüyor isek de bunların basit bir propaga nda olduğu sonucuna varıyoruz. Çünkü bu eserlerin hiçbirinde insanlığın ebedi problemleri ele alınmamaktadır. Ama mesela Necip Fazıl‟ın “Kaldırımlar” şiiri sadece bir Türk‟ün duyduğu ızdırabı dile getirmemektedir. Kaldırımlar şiirinde büyük sanayi medeniy etinin, içinde yaşayan entelektüel aydın insanın ruh bunalımları dile getirilmektedir. Dolayısıyla o şiir hem bir Fransız aydınını, hem Amerikan,Rus,İngiliz aydınını, hem de Türk aydınını temsil etmektedir. Bu yüzdendir ki “ Kaldırımlar” büyük bir şiirdir. Veya “Çile” şiiri aynı şekilde bir Türk aydınının duyduğu ruh burkuntusu, fikir çilesi değildir. Büyük sanayi medeniyeti ile inancını yitirmiş, değer yargıları hakkında şüpheye düşmüş, eski iç uyumunu kaybetmiş tüm dünya aydınlarının problemleridir. Bu yü zden büyük bir şiirdir. Nitekim bizim klasiklerden Fuzuli veya Bakinin şiirleri tüm insanlıktaki aşk, sevgi ve hasret duygularını dile getirmesi nedeni ile büyük şiirlerdir. Son olarak bir ölçü vermesi bakımından şunu tekrar edelim ki bir sanat eseri insan lığın evrensel, değişmeyen daima aynı kalan zaman ve mekan üzerindeki problemlerini ele alıp incelediği kadarıyla büyük sanat eseri oluyor. Fakat bir eser sadece bir insan grubunun duygu, düşünce,dert,çile, ve elemlerini dile getirdiği zaman büyük sanat es eri olmaktan uzaklaşmış bulunuyor. Bir de burada – popüler bir problemdir - ama sosyalist sanat üzerinde durmak isterim. Bazılarına göre sosyalist gerçeklik vardır. Sanatkar da bu sosyalist gerçek üzerinde durmalıdır. Sosyalist gerçek üzerinde durmayan sana tçılar burjuva sanatçısıdır. Bu konuda da Albert Camus‟un “sanatçı ve çağı” diye bir eseri var. Buradan kısaca bazı düşünceler nakledeyim: bu sosyalist gerçek sözü üzerinde Camus şöyle diyor: “buradaki tenakuz muazzamdır. Hatta sosyalist gerçeklik sözü bil e yanlıştır. Nasıl bir sosyalist gerçeklikten söz edilebilir, gerçek tam anlamıyla sosyalist olmadıktan sonra? Gerçek ne geçmişte sosyalistti ne de şimdi sosyalisttir.” Burada Camus‟nün de söylediği gibi sosyalist gerçeklik kavramı bile yanlış bir kavramdı r. Çünkü gerçek gerçektir, sosyalisti veya liberalisti olmaz. Sanatçı sadece sosyalist gerçekliği işlemek konusuna itmek de onu belirli konularda eser yazmaya yöneltmek demektir. Sanatçı baskı altında eser veremez, sanatçı özgürlük ister. Baskının olduğu z aman da sanat ortadan kalkar. Nitekim bugün Sovyetlerden büyük sanatkar çıkmadığını görüyoruz. Çarlık Rusyası sanatkarlarının hiçbiri 1917 Ekim ihtilalinden sonra ki komünist Rusya‟da meydana gelmemiştir. Camus. Sosyalist ülkelerin sanat konusundaki başarı sızlıklarını önlemek için şöyle yapmaları gerektiğini söylüyor:” bu başarısızlık karşısında yapılacak şey, sosyalist denilen gerçeğin büyük sanatla ilgisi olmadığını, ihtilalcilerin ihtilali yaşatmak istiyorsa ona başka estetik aramaları gerektiğini kabul etmektir.” Demek ki sanat eğer belirli bir ideolojinin emrine verilmek istenirse başarısızlığa uğruyor. Asli gayesinden saptırılmış oluyor...




Copyright © 2014 Birimza Sanat ve Organizasyon Tüm hakları saklıdır.  

Türkçe